Sayfalar

1 Mart 2015 Pazar

Doğumda Ten Tene Temas


Anne bebek bağlanmasının en temel başlangıcı olan doğum anı, hem anne hem de bebek için önemlidir. Her ikisinin duygusal akışını somut olarak (dokunsal) sağlayan ve dengeleyen ise ten tene temastır.

anne bebek doğum sonrası ten tene temas

Doğum anı, insan hayatının en mucizevi olayıdır. Hamilelik süresince anne, baba ve aile büyükleri bu sürece dahil olur. Hatta bebeğin varlığıyla ailedeki tüm dengeler değişir. Örneğin, kadın eş olmanın, bir başkasının çocuğu olmasının yanı sıra anne olur, yeni bir role daha girer. Belki de ailenin ilk bebeği olarak hiç var olmayan etiketler, anneanne, dede, babaanne, ortaya çıkar. Bu değişimler içinde herkesin önceliği; sağlıklı anne, sağlıklı bebektir ve doğum için pek çok hazırlık yapılır. Ancak gözden kaçırılan çok kıymetli bir an vardır; doğum anı. Çünkü hazırlıkların pek çoğu bebek dünyaya geldikten sonraki birkaç saatin dahil olduğu süreç ile sonraki süreçlere yöneliktir. Örneğin, bebek kıyafetleri, hastane odası, doğum fotoğrafçısı vb…

Yeni doğan anksiyetesi

Tüm hazırlıklar somut (maddi) ifadelere katkı sağlarken, bebeğin veya annenin duyguları istem dışı olarak gözden kaybolabiliyor. Ancak an içerisinde ortamda bir duygu sirkülasyonu mevcuttur. Örneğin; bebek, rahimden çıktığı ilk anda yeni doğan anksiyetesi (kaygısı) yaşamaya başlıyor ve an itibariyle bebeğini göremeyen annenin “Bebeğim nasıl?” temelinden gelen heyecanı ve korkusu artıyor. Yeni doğan anksiyetesi, kordon kesilmese dahi (anne ve bebek arasındaki bağ henüz koparılmamış) başlıyor ve kordonun kesilmesiyle tepe noktasına ulaşıyor. Öyle ki anne – bebek bağlanmasının en temel başlangıcı olan doğum anı, hem anne hem de bebek için önemlidir. Her ikisinin duygusal akışını somut olarak (dokunsal) sağlayan ve dengeleyen ise ten tene temastır. Düşünüldüğü zaman; bir bebeği özellikle ilk aylarda huzursuzlandığında oyuncakla susturmak çok güçtür. Ancak anne, bebeği kucağına aldığında bu huzursuzluk daha büyük oranda azalır.

Ten tene temas ve önemi

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), 2003 yılından itibaren anne ve bebekte tıbbi herhangi bir komplikasyon olmaması dahilinde doğumdan hemen sonra her ikisini kapsayan ten tene temas uygulamasını önermektedir. Ten tene temas ise annenin çıplak tenine bebeğin çıplak teninin değmesi olarak ifade ediliyor.
Hastanelerdeki çeşitli rutinler nedeniyle (oda sıcaklığının düşük olması, gün içerisindeki gebe sayısının fazlalığı, mesleki alışkanlıklar vb.) ten tene temas uygulaması hızlandırılabiliyor. Ancak; bahsedilen bu uygulamada ufak bir yanak yanağa dokunuş amaca hizmet etmemekte. Bu uygulamanın işlerliğini ortaya çıkarabilmek için zaman sınırı olmadan (komplikasyon olmaması halinde) bu anı, hem annenin hem de bebeğin hissederek yaşaması ve mümkün oldukça bebeğin ilk kontrollerinin anne kucağında yapılması sağlanmalı.
Çünkü; ten tene temas:
  • Annenin doğum sonrası depresyon riskini düşürmek.
  • Anne-bebek bağlanmasını hızlandırmak.
  • Anne sütünün daha kısa sürede gelmesini sağlamak.
  • Bebeğin kalp ve solunum hızının, vücut sıcaklığının stabil olmasına yardımcı olmak.
  • Annelik rolüne uyumu kolaylaştırmak.
  • Bebeğin kendini güvende hissetmesini sağlamak.
  • Bebeğin daha sakin olmasını, daha az ağlamasını, daha çabuk uykuya geçmesini,
    vücut ısısını korumasını sağlamak gibi hem fizyolojik hem de psikolojik pek çok alanda katkıya sahip.
Bebek hazırlıklarını yaparken doğum anındaki tercihler unutulmamalı. Anne bebek sağlığında hem fizyolojik hem de psikolojik iyi oluş söz konusudur ve bu andaki ten tene temas ihtiyacı hem anne hem de bebek yararına ihmal edilmemelidir.

(Bu yazı, 28 Şubat 2015 tarihinde İndigo Dergisi'nde yayınlanmıştır. http://indigodergisi.com/2015/02/dogumda-ten-tene-temas/ )

27 Ocak 2015 Salı

Sporcunun Gereksinimi – Yaratıcı Düşünme

Spor hem teknik bilgileri bilmeyi hem de yeri geldiğinde bu bilgileri kullanmayı gerektirir. Bu bilgileri doğru zamanda kullanabilmek ise üst aşamada düşünebilmeye ihtiyaç duyar.

sporcunun

Çünkü bu düşünmede strateji üretimi vardır. Bir sporcu branşıyla ilgili teknik bilgilere fazlaca hakim olsa da maç içerisinde bunları hızlıca ve stratejik olarak kullanmalıdır. Bu döngüde de sporcunun yaratıcı zekası devreye girer. Probleme ne kadar çabuk yanıt buluyor, birden fazla çözüm üretebiliyor mu, teknik bilgilerini oyun içinde ezbere mi uyguluyor yoksa amaca hizmet edecek biçimde düşünüyor mu vb. sorular sporcunun yaratıcılık becerisiyle ilişkilidir.

Sporcunun Yaratıcılık Gereksinimi

Yaratıcılık, ülkemizde okul sisteminin bağımsız düşünme yetisini arka plana alması, çocukluk çağındaki orijinal fikirlerin yetişkinler tarafından alay konusu olması, bazı anne babalar tarafından empoze edilen “herkes gibi olmalısın” düşüncesi, sosyal çalışmaların akademik başarıdan sonraya bırakılması vb. pek çok nedenlerle körelir.
Ancak; yaratıcılık, sezgilerle bağlantılıdır ve sezgiler sporcuya maç içerisinde motivasyonu dengede tutmak için nasıl davranması, varsa takım arkadaşlarına duygusal olarak nasıl destek olabileceği, karşı takımın ya da sporcunun hangi stratejiyi kullanabileceği gibi pek çok konuda varsayım oluşturması için yardımcıdır.
çocuk hayal gücüSporcunun bir hedefi vardır ve mutlaka olmalıdır. Çünkü hedef var olan potansiyeldeki sınırları belirler. Yapabileceğin aşağısında kalmayı ya da bunun daha fazlasını ortaya çıkarmayı sağlar. Ancak; hedef, hislerle ve duygularla oluşturulur. İçinde hayali bir senaryo vardır. Hedefin oluşturulması ve ona sahip çıkılması için sezgilerin kullanımı gerekir.
Araştırmalar gösteriyor ki; yaratıcı düşünme becerisi artıkça problem çözme becerisi de artmakta. Sporun içinde de hep bir problem vardır: İstenilen performans ortaya çıkmadığında duygusal dağılma, rakip kritik zamanlarda öne geçtiğinde telaşa kapılma, antrenör ya da takım arkadaşlarıyla uyumu yakalayamama, sakatlık, beklenmeyen oyuncu değişikliği, herhangi bir malzemenin eksikliği, rakiple oluşan gerginlik…
Heyecanla dolu fakat problem karşısında sakinliğini koruyarak çözüm odaklı düşünebilen sporcular yetiştirmek için antrenmanlarda yaratıcılık eğitimine de önem vermek gereklidir. Yaratıcılığı artırabilecek durumları belirlemek için insan beyninin fizyolojik yapısı hakkında bilgi sahibi olmak gerekir. İnsan beyninin sağ ve sol olmak üzere iki bölümü vardır. Beynin sol yarısı eğitim programlarının kapsamına giren, mantık işlemlerinin yapıldığı bölümdür. Sağ yarısı ise sezgilerin gizli olduğu, bilinçaltının yer aldığı bölümdür.
çocuk hayal gücüİnsanlar beyinlerinin sağ yarısında kişisel yaratıcılıklarını artırabilecek çok güçlü ve gizli bir zihinsel kaynağa sahiptir. Antrenmanlarının teknik kısmı beynin sol küresine, motivasyon çalışmaları ise sağ yarım küresine hitap eder. İnsan, önemli fikirlerini rahat ve sakin ortamlarda üretir. Bu sebeple, motivasyonu artıracak çalışmalar es geçilmemeli ve bunu sağlamak için antrenman öncesinde gevşeme-nefes egzersizleri, otojenik çalışmalar, imajinasyon gibi teknikleri kullanmak önemlidir.
Başta takım sporlarında, sporcunun hangi pozisyonda olacağı bireysel özelliklere göre belirlenmekte. Ancak günümüzdeki antrenman sisteminde sporun sadece tekniklerine odaklanarak, farkında olmadan yaratıcılık ihtiyacı bastırılmaktadır. Antrenmanlarda bu ihtiyaç yeterli düzeyde doyurulmalıdır ki; tek tip sporcular olmasın.
Yaratıcılık, var oluşumuzdan gelen bir isyandır ve her sporcu nazik bir savaşçıdır…

(Bu yazı 25 Ocak 2015 tarihinde İndigo Degisi' nde yayınlanmıştır. http://indigodergisi.com/2015/01/sporcunun-gereksinimi-yaratici-dusunme)

21 Ocak 2015 Çarşamba

Sporda Duygusal Hazırlık ve Önemi

Her insanın duyguları vardır ve kimi ne hissettiklerinin farkındayken kimi ise bunları bastırır ya da düşünmemeye çalışır. Ancak; sporun içinde fiziksel hazırlık kadar duygusal hazırlık da bulunur.

duygusal
Bir sporcu kas gücü gerektiren antrenmanın yanı sıra kendi duygularını tanıyor, hangi durumda morali bozuluyor ya da kendini rahat hissediyor, kiminle uyumlu çalışıyor, neye ne zaman kızıyor, öfkesini kontrol edebiliyor mu, sevinmeyi hissedebiliyor mu? Gibi bu ve benzeri sorulara da cevap aramalıdır. Çünkü; zihin ve beden uyum içinde çalışırsa hedefe ulaşmak kolaylaşır. Duygularını tanıyan bir sporcu gösterebileceği performansın en üst noktasına ancak bu şekilde erişebilir.

Duygusal Hazırlık

Bir sporcunun her günkü başarısı eş düzeyde olmayabilir. Bunun için de farklı nedenler vardır ve özellikle ergenlik döneminde ayırt edilmesi gereken konu sporcunun bu düşük performansı kendine mi yoksa çevreye mi bağlıyor olduğudur. Kendiyle ilgili nedenleri olan bir sporcu düşük özgüven taşıyor olabileceği gibi, beğenilme gayesi taşıyor ya da fiziksel gelişimine dair gerekçelere sahip olabilir. Eğer neden çevre ise hava koşulları, özellikle takım sporunda arkadaşlarıyla olumsuz etkileşimler, kıyafetler, antrenör, seyirci vb. gerekçelerdir. Aynı zamanda oyun içerisinde bir sporcunun uç duygulardan, öfke ve sevinç gibi, kaçınması önemlidir. Çünkü; kişinin uçlarda yaşadığı her duygu mantığın devre dışı kalmasına nedendir. Bir antrenörün sporcusunu hem kişilik özellikleri hem de özel yaşantısıyla iyi tanıması bu nedenlerle önemlidir. Bu hususta antrenörlere, takım kaptanlarına ve varsa sporcu psikologlarına önemli görevler yüklenmektedir.
Başarı bir denge işidir ve insan duygusal bir varlıktır. Dolayısıyla sporda başarı elde etmek için hem fiziksel hem de duygusal hazırlık önemlidir. Çünkü; kaslar ne kadar sağlam ve dayanıklı olursa olsun bir sporcunun zihni kendi ya da çevreye ait problemlerle doluysa performans istenildiği gibi ortaya çıkmaz. Spor, bir zihin işidir ve strateji üretmeyi gerektirir.
Sporcu, her birey gibi söylenenden öte gördüğüyle şekil alır. Örneğin; antrenman içinde pasın nasıl verilmesi anlatılmaktan öte geçip drill’ lerle yaşatılmakta , gösterilmekte. Duygular da para gibi olup sahip olunmadan başkasıyla paylaşılamaz. Bu yüzden, yukarıdaki hususların antrenörler tarafından fark edilebilmesi için öncelikle antrenörlerin de gerek meslek yaşantılarına gerekse özel hayatlarına dair kişisel farkındalıklarına ulaşması önemlidir.
Antrenmanlar hedeflenen konuya, tekniğe ne kadar uygun olursa olsun sporcuda yeterli istek, kişisel güven olmadığı sürece amaca ulaşmak güçtür ve antrenörlerin hazırlıkları hayal kırıklığıyla sonlanır. Bu sebeple, antrenman öncesinde ve içerisinde sporcunun duygularını göz önünde bulundurmak ve sporcunun kendi duygularının bilicinde olarak kendine ait uygun stratejiler geliştirmesinin kolaylaşması başarıya giden yolda motivasyonu sağlayacaktır.
Unutmayın ki; spor hem beden hem de zihin işidir…

(Bu yazı İndigo Dergisi' nde 21 Ocak 2015 tarihinde yayınlanmıştır. http://indigodergisi.com/2015/01/sporda-duygusal-hazirlik-ve-onemi/)

12 Ocak 2015 Pazartesi

TARTIŞMADA SEN DEĞİL “BEN”


İkili ilişkilerde fikir ayrılığından doğan tartışma ortamı, kızışarak kavga boyutuna kadar ilerleyebilmekte. Bu süreçten itibaren de sorun, çözüme ulaşmaktan ziyade daha büyük bir sorunun temelini oluşturmakta.


Peki tarafların orta noktada buluşması için önemli olan nedir ?
                Tartışmanın biçimini belirleyen, konuşulan konudan ziyade, ifade biçiminin karşı tarafa nasıl aktarıldığıdır. Bu hususta bilinmesi ve geliştirilmesi gereken en kritik konu iletişim yöntemleridir.
                İletişim aşamasında kişi haklılığından taviz vermeden baskın konuma geçer ya da kendini savunucu bir biçimde duruş sergilerse karşı tarafta “Suçlu” imajının oluşması muhtemel olup, tartışmanın dozu artabilmektedir. Dolayısıyla, sorunlar ortaya konurken öncelikli yapılması gereken “Suçlama” davranışından uzak durularak konuşmanın konusu bu doğrultuda ortaya konmalıdır. Bu aşamada BEN ve SEN cümlelere dikkatle yerleştirilmelidir. 

 DUYGULARINIZI PAYLAŞIN !

Ben dili, çözüm odaklıyken, Sen dili sorun odaklıdır. Ben dili şimdiyi esas alırken, Sen dili genellemeye yönelir. Ben dili duygularla ifade edilirken, Sen dili davranışlarla eşleştirilir. Ben dili, bireysel ihtiyacı ortaya koyarken, sen dili karşı tarafın kişiliğini hedef alır. Ben dili işbirliği sağlarken, sen dili savunmaya iter.
                Birkaç örnekle açıklayalım. Siz de cümleleri okurken neler hissettiğinize odaklanın ve buna benzer cümleleri bir başkasına kullanırken şimdi neler hissettiğinizi o an anımsayın.
SEN DİLİ:
“Bana hiç yardım etmiyorsun”
“Her zaman sözümü kesiyorsun”
“Bu davranışı hep yapıyorsun” …
BEN DİLİ:
“Böyle söyleyince üzülüyorum”
“Sözlerim yarım kalınca kızıyorum”
“Bu davranışın nedeniyle senin için endişelendiriyorum” …

Tartışma esnasında zihin çok gergin değil ise çözüme daha kısa zamanda ulaşmak için şu formülü kullanmak ikili arasında işbirliği oluşturacak; sıkıntıların ve isteklerin daha net anlaşılmasını sağlayacaktır:
SORUNUN KAYNAĞI – DUYGU – İHTİYACIN NEDENİ – NE İSTİYORUM ?
(Televizyonun sesi çok yüksek - rahatsız oluyorum ve -  işte çok yoruldum – uyumak istiyorum)
                Bu ifade biçimi hem istenileni hem de sorunun nedenini net bir biçimde ortaya koymaktadır. Ancak; tartışma esnasında “olumsuz duyguların yoğunlaşması nedeniyle uzun bir cümle kurmak güç olabilir. Karşı tarafa duyguları iletmek de olumlu sonuç için fayda sağlayacaktır. Çünkü; duygular soyuttur ve siz onları ortaya koyduğunuzda  farkındalık yaratacak, karşınızdakini çözüm için düşünmeye davet etmiş olacaksınız. Karşınızdakine duygularınızı bilmesi için izin verin.
C.G. JUNG  : Duygu olmadan, karanlığı aydınlatamayız ve bitkinliği harekete çeviremeyiz.”



(Bu yazı Gazetepress Gazetesi' nde 13 Eylül 2013 tarihinde yayınlanmıştır.
http://www.gazetepress.com/2013/09/13/tartismada-sen-degil-ben/ )


 

27 Aralık 2014 Cumartesi

İLİŞKİDE 3 OK: “SÖYLE, YANSIT, DOKUN”


Kadın erkek ilişkileri geçmişten günümüze pek çok belirsizliği barındırmakta. Erkekler genelde kendilerinden istenileni yeterince yaptığını söylerken kadın kendisine ilgi gösterilmediğinden yakınır. Psikolojinin kurucularından sayılan S.Freud dahi 30 yıllık araştırmalarına rağmen yanıtlayamadığı bir soru olduğunu kabul etmiştir: “Kadın ne ister?”

HİPERAKTİVİTE YARAMAZLIK MIDIR?

“Hiperaktivite”, yerinde 5 dakikadan fazla duramama, oturduğu yerde elini ayağını oynatma, eşyalara tırmanma, uyarıları dinlememe, sınıf içerisinde sık sık ayağa kalkma, arkadaşlarına laf yetiştirme, dinlemesi gereken yerde dahi konuşma, tehlikeli durumlara dahil olma, yaşa bağlı olarak saldırgan davranışlar sergileme belirtileriyle çıkar.

26 Aralık 2014 Cuma

DOKUNMAK MUCİZENİN KAYNAĞIDIR


      Günlük hayatta pek çok duyumuzu bir arada kullanıyoruz: Görüyoruz, kokluyoruz, tadıyoruz, duyuyoruz. Ancak; en çok dokunurken kendimizi sorguluyoruz. Özellikle de karşımızdaki insana temas ederken birkaç saniye düşünüyoruz. “Ne düşünür?”… Kültürel faktörler de bu durumun tetikleyicisi: Karşı cinse bakış, bireysellik, yetişme biçiminde ten temasından uzak kalınması…